Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Hiçbir Şey Değil Armağan // W.SZYMBORSKA -Çev. Neşe Taluy Yüce



Hiçbir şey değil armağan, ödünç her şey
Borca batmışım boğazıma dek.
Kendimi kendimle
ödemem gerekecek.
Yaşam için, yaşamı vermem gerek.

Öylesi bir düzen ki,
geri verilecek yürek
ciğerler geri verilecek
her parmak da, tek tek

Çok geç feshetmek için sözleşmenin
şartlarını
Benden alınacak tüm borçlar
buna derim bile dahil.

Yürüyorum yeryüzünde, kalabalığı içinde
öbür borçluların
Kimlerinin üzerinde kanat ödemesi
Zorunluluğu
Başkaları ise ister istemez hesap
verecekler yapraklarından

Borç hanesinde
içimizdeki her dokumuz
ne bir terliksi hayvan, ne de bir taçyaprak
saklanamaz ya sonsuza dek
Bu liste ayrıntılı
hiçbir  şeyle kalmamız gerekecek
gibi görünüyor.

Anımsamıyorum bir türlü
Nerede, ne zaman ve ne için
izin verdim
açılması için bu hesabın.

Ruh olarak adlandırıyoruz
ona karşı protestoyu
ve listede adı olmayan
tek şey bu.

Şiir: W.SZYMBORSKA

Çev. Neşe Taluy Yüce


Mavi Liman // Nâzım Hikmet


Doğum günün kutlu olsun şair.

"Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. 
Seyir defterini başkası yazsın. 
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. 
Beni o limana çıkaramazsın..."

Nâzım Hikmet


“Hayat kısa, kuşlar uçuyor…” // Argos Ahıska



  Bir 9 Ocak daha, yüreğimizdesin şair...


Hayat kısa, kuşlar uçuyor…”


I. Cemal Süreye şiirinde-dünyasında, annesi Gülbeyaz ve babasına duyduğu özlemin, onların kaybı karşısında duyduğu acıyı hissetmemek mümkün mü? “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum…” der bir şiirinde. Yani acının yerine istediğiniz sözcüğü seçin yerleştirin durum değişmez.

II. “Saçlarını koynumda saklıyorum/ Arada bir ağlamak için” , bu dokunaklı, içtenlikli dizeleri annesi için yazmış. Bir evladın annesi için söyleyebileceği inanılmaz derece güzel sözler.

III. “555K” şiiri, dizelerini 27 Mayıs öncesinde kaleme aldığı biliniyor:
biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya / sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya

IV. Şairin ilk üç şiir kitabı bir terim etrafında döner: Unutmak ve bu fiili durumuna itiraf galiba, ya da ben öyle algıladım hep.


V.  Şiirimizde “Özerk İmgeciliğin”in sıkı temsilcisidir.

VI. C.Süreya bir kimlik bunalımı yaşadı mı? Yani “içinde” o iç , iç ruh odalarında. Bana göre yaşamıştır. Tıpkı Frantz Fanon gibi, ne eksik ne fazla. Kürtçeyi çok iyi bilmesine rağmen, hiç Kürtçe şiir yazmadı (yazmadı mı sahiden?)

VII. “555K” dizeleriyle M.Kemal –doktorinine- yaklaştı, daha sonra Kürtlerin bu topraklarda yalan söylemek zorunda olduğuna işaret etti. Yani kurucu öğe’yi kabul eder içindeki dehşet sitemle.

VIII. “Göçebe” kitabı bir sürgün(ünün) dilidir.

IX. C.Süreya içinde bulunduğu dönem(lerde) zaman zaman siyaseileşen şiir dilini başka, bambaşka düzlemlere çeken tek şairdir. Bilinçli bir tercihti ve isabetli idi, sağlam basıyordu.

X.  Gül şiirini yazar:
Gülün tam ortasında  ağlıyorum,
 Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup  karanlıkta…”

Ve  “Üvercinka” ve “Afrika dahil”, dilimiz aracılığıyla yazılmış mükemmel şiirler, nice düşlere, dizelere, resimlere, renklere ilham vermiş, bir daha yazılması mümkün olmayan şiirler.
W.Szymborska, "kimleri sever şiiri"inde:
"Kimleri-
Öyleyse herkes değil.
Hatta herkesin çoğunluğu bile değil, 
azınlık." der...
Evet, şiir bazen "kurtuluşu tırabzanı" olur, hayatı olduğu gibi sevenler için...
Huzur içinde uyu Şair,
Unutmadık…
A.Ahıska               


Bir Satranç Oyunu / T. S. Eliot // Çev. Samet Köse




Bir Satranç Oyunu

Kadının oturduğu Koltuk, yaldızlanmış bir taht gibi,
mermere yansıyordu, salkımlı asmalarla
destekli bezenmiş aynadan
altın renkli bir Aşk Tanrısı görünüyordu
(biri de gizlemişti gözlerini kanatlarının altında)
katlıyordu yedi kollu şamdanın alevlerini
yansıtarak masanın üstüne ışığı
mücevherlerinin ışıltısı doğrularak karşılıyordu onu,  
atlas kutulardan saçılıyordu bolluk ve bereketle;
fildişinden küçük şişelere ve renkli camlara tıpalanmamış
siniyordu onun alışılmamış yapay parfümleri,
krem, toz, ya da sıvı halinde – tedirgin, şaşkın  
ve kokularda boğuyordu duyuları; karışarak havayla
pencereden tazelenen, kokular yükseliyordu
semirterek uzayan alevlerini şamdanın,
savuruyordu dumanlarını ahşap kaplamalarına tavanın,
karıştırararak desenlerine girintilerle süslü tavanın.
Bakır kakmalı muazzam deniz ağacı
yeşil ve turuncuyla yanmış, renkli taşlarla çevrilmiş,
bu hüzünlü ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu.
Antik şöminenin üstündeki tabloda anlatılan 
sanki bir orman manzarasına açılan bir pencereydi
Philomel’in dönüşümü gibi, barbar bir kral eliyle
öyle zorbaca zorlanmış; yine de bir bülbül gibi  
sarmıştı tüm çölü kirletilmemiş bir sesle
Ve hala ötüyordu ve hala peşindeydi dünya,
“Cik Cik” aşağılık kulaklara.
Ve zamanın pörsük gövdeleri
anlatıldı bu duvarlara; bakakalan biçimler
sarkmışlardı dışarıya, yaslanarak, susturmuşlar kapanmış odayı.
Ayak sesleri duyuldu merdivende.
Şöminenin ışığında, fırçanın altında, kadının saçları
ateşten oklar gibi dağılıp
alazlanıp sözcüklere dönüşecek, sonra gaddarca suskun kalacaktı.

“Sinirlerim bozuk bu gece. Evet, çok bozuk. Benimle kal.
“Konuş benimle. Niçin hiç konuşmazsın. Konuş.
“Ne düşünüyorsun? Nedir düşündüğün? Ne?
“Bilemem hiç ne düşündüğünü. Düşün”.

Sanırım fareler geçidindeyiz biz,
ölüler orada yitirmişti kemiklerini.

“Nedir bu gürültü?
                        Eşikten esen rüzgâr.
“Nedir bu gürültü şimdi? Rüzgâr ne yapar?
                        Hiç işte hiç.
Bilmez misin hiç? Görmez misin hiç? Anımsamaz mısın
“Hiç? ”

    Anımsarım
bunlar onun gözleri olan inciler.
“Diri misin, yoksa ölü mü? Hiçbir şey yok mu kafanda?”

                                                                                  Ama
Ahhhh o Shakespearevari Şamata -

pek de zarif
pek de zekice
“Şimdi ne yapmalıyım? Ne yapmalıyım acaba? ”
“Fırlayıp çıkmalıyım ve yürümeliyim sokaklarda
“Saçım başım dağınık, öylece. Ne yapmalıyız yarın?
“Ne yapıp etmeliyiz her daim?”
                                                     Sıcak su saat onda.
Ve yağmur yağacak olursa, kapalı bir araba saat dörtte.
Ve bir el satranç oynarız,
Yumarak gözkapaksız gözlerimizi ve kulağımız kapıda.

Kocası terhis olduğunda, dedim ki Lil’e –
gevelemeden sözlerimi, bizzat yüzüne söyledim,
ACELE EDELİM LÜTFEN VAKİT TAMAM
Şimdi Albert geri dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz.
Dişlerini yaptırman için sana verdiği
parayla
bilmek ister ne yaptığını. Vermişti ya parayı, yanımda benim.
Çektir hepsini, Lil, güzel bir diş takımı yaptır, demişti.
Yemin ederim ki, demişti, sana bakmaya katlanamıyorum.
ben de katlanamıyorum, dedim, bir de zavallı Albert’i düşün,  
adam dört yıldır askerdeydi, canı eğlenmek ister şimdi,
ve eğer sen eğlendiremezsen, dedim, başkaları eğlendirir.
Yaa öyle mi, dedi. İşte aynen öyle, dedim.
O halde kime teşekkür edeceğimi biliyorum, dedi ve dik bir bakış fırlattı.
ACELE EDELİM LÜTFEN VAKİT TAMAM
Hoşuna gitmese de bunlara katlanmalısın, dedim.
Başkaları özenle seçecektir sen yapmazsan.
Ama Albert alıp başını giderse, kimse söylemedi deme sakın.
Utanmalısın, dedim, bu kadar yaşlı görünmekten.
(Oysa daha otuz bir yaşındasın).
Elimden bir şey gelmez, dedi, asarak suratını,
çocuk düşürmek için aldığım haplar yüzünden, dedi.
(Beş çocuğu vardı şimdiden, az kalsın ölüyordu minik George’u doğururken).
Eczacı her şey yoluna girer demişti, ama dönemedim eski halime
hiç.
Düpedüz aptalsın sen, dedim.
Eh, Albert seni rahat bırakmak istemezse, kalırsın öylece, dedim,
çocuk istemiyordun madem öyleyse ne diye evlendin?
ACELE EDELİM LÜTFEN VAKİT TAMAM
İşte, Albert eve geldi o Pazar, sofrada sıcak domuz budu,
Ve benim de yemeğe kalmamı istediler, tatmam için sıcak sıcak –
ACELE EDELİM LÜTFEN VAKİT TAMAM
ACELE EDELİM LÜTFEN VAKİT TAMAM
İyi geceler Bill. İyi geceler Lou. İyi geceler May. İyi geceler.
Hadi eyvallah! İyi geceler. İyi geceler.
İyi geceler, leydiler, iyi geceler, sevimli leydiler, iyi geceler,


iyi geceler. 

T.S. ELİOT
ÇEV. Samet Köse
-------------------------------------------

NOT: Defter'de yayınlanan şiir ve çeviriler
kaynak verilmeksizin (lütfen) yayınlanmasın diyor ve            rica ediyoruz. 


Kitap! // Ulus Fatih




Okumanın bir çok yolları ve sonuçları vardır. Zor okunan kitaplar, kolay okunan kitaplar, etkisi kalmayanlar, hiç unutulmayanlar vb. Zor okunan kitaplar iz bırakır. Bu bir kuraldır ve değişmez. Etki ile anıyı karıştırmamak gerekir, Quasimodo'yu anımsıyorum, Kaptan Nemo'yu da (Denizler Altında Yirmi bin Fersah kolay okunan bir kitap değildir ama, öyle sanılsa da, çünkü ilk kez karşılaştığınız bir  konu, başka bir dünya kolay sanılmasa gerek), Beyaz Lale'yi de, Japon Baskını ve Ak Zambaklar Ülkesi'ni de, uzayabilir çetele, Zaloğlu Rüstem, Kurt Kanı, Harp ve Sulh, Sefiller ve Gazap Üzümleri gibi... Hiç biri iz bırakmadı bende, hiç bir şey anımsamıyorum, yalnızca Jules Werne'i aksı değiştirmek ve ayrıksı yola girmek veya yönlendirmek istediği için saymak istiyorum, saygı duyamam ama saygı korkudan kaynaklanıyor bence, hiyararşizm yani!..
Jules Werne bilim kurgunun babası veya öncüsü ama sözünü ettiğim kitap bende hidrofobiye yol açtı onun için beğeniyorum, kötücüllüğün saltanatı, iyicilliğin sonsuza dek önünde gider, bizi yanlışlarımız ve korkularımız sürükler geleceğe, iyilik durağanlıktır belki de...

Kitap her şeyden değerlidir bu yüzden, etkiden yoksun bir kitap bile değerinden hiç bir şey kaybetmez. Kitap bir belgedir, yaşamımızdan hiç bir iz kalmıyor, fotoğraf anıdır, anıt mezar bir niceliğe doğru yol alır, eşyalar kendisinin aynasıdır ama kitabın en kötüsü bile bir düşüncedir, niteliğin adıdır ve malikinin sonsuzca mülkiyetini imleyen bir nesneye dönüşür yalnızca, yinelediğimiz gibi Krezüs'ün altınları el değiştirir ama Ovidius'un Çobanıl Şarkıları sonsuza dek ozanının mülkiyetinde kalır. Düşünce mülkiyetin tek güvencesidir evrenimizde...

Kitabın yerini, entelektüel değer anlamında hiç bir şey tutmaz. Dr Jivago görkemli bir film, ötesi diyen biri de çıkabilir hayranlığın sınırı yoktur, o filmden bellediğim tek bir şey var; Çar halkın düşmanıydı diyor adam, ötekisi ama Çar bunu bilmiyordu diyor. Habersizdi demek istiyordu sanırım. Doğru veya değil ama bir şey öğretiyor sahne, vargılarımızın ya da yargılarımızın mutlak doğrulara yaslanamayacağını öğreniyor insan. Halılık ya da haksızlığın bakış açısı olduğunu öğreniyoruz, iyi niyet bir biçimde kötücüllüğe evrilebildiği ya da bir açıdan öyle sonuçlanabileceği gibi açık kötünün kimilerince bir iyiletim ve sağaltım sayılabileceğini de anlıyoruz, kendi anlağımızın görece dar alanlarında...


Kitapta bu tür yüzlerce anekdot veya motto vardır sanırım, imler, felsefi şeyler diyelim, filmde yalnızca birini görebildim. Öyleyse sinema bile kitabın yerini tutamaz. O estet yüklüdür, göz alıcıdır ama bir kitap değildir sonuçta, kitap bizi her şeyden fazla değiştirir. Bir betim de sinemanın görevini yerine getirebilir ama harflerden başka bizi düşünce denizlerine sürükleyen, ikinci bir diyagram yok henüz yeryüzünde...


Kitap yol gösterici, kılavuz ve sırlar bütünüdür bu yüzden. Çünkü doğrudan bir düşüncenin ürünüdür, neyi anlatırsa anlatsın. Diğer bütün sanatsal imler bir araçtır, müzik, resim, tiyatro... Kitap aracı değildir, direk kendisidir düşüncenin. diğerleriyse yollar ya da bizzat size gönderir, kitap doğrudandır ama...


Ülkemiz aydınına gelince, kitap kurtlarına ya da fenerle insan ya da karanlıkta fener arayanlara, genelde tümü kopyacı, fasonizmin ürünü, aktarmacı, iletmen ve bir bilisiz yığını ne yazık ki... Kitapların yüzünü kızartan emel yolcuları!.. Neden... Eğer sürekli Nietzsche'den, Bloch'dan, Feurbach'dan veya Deleuze'dan -ancak yeni bir dille yazılan şey roman olabilir demiş- veya Bir Afyon Tiryakisinin İtirafları'nın yazarından bir şeyler aktarıyor ama kendinizden hiç bir şey ekleyemiyor, üretemiyorsan ya da o gücü kendinde bulamıyorsan, o kimesne bir yazar değildir.

O bir postacıdır ne yazık ki, dünyada sayısızca var ve işini bilen biri olarak yazın heveslisi bu mudilerimizden daha barışıklar yaşamla!.. Saydığımız entelektüelleri -çağımızda filozof yoktur- sizde okuyabilirsiniz, bu fasonizm kurbanları herkesin kolyalıkla yapabileceği bir şeyi yapıyor, neden imrenilesi olsunlar ya da nasıl alkış tutsunlar, çünkü bu adamlar gerçekte bir şey üretemiyor, üretemiyor, yazar değiller dahası, o yüzden Kapıkule'den çıkınca nicelleşiyorlar ne yazık ki... Ve hepimizin prestiji düşük bu yüzden düşüncenin arenasında...

Çağımızda filozof yoktur dedik, bilgiye o kadar kolay ulaşılabiliyor ki günümüzde, bu derinlik ve kargaşanın içinde pagan çağların -tüm geçmiş- filozof tanımı erimiştir, içeriğini yitirmiştir, dahası herkes filozoftur artık çağımızda...

Çağımız illüzyonlar ve tanrılar çağıdır!..

Nasıl tanrılar yani, her şeyi kendinde barındırabilen üst insanlar çağı, Nemrut, Memrutlar çağı daha doğrusu... İyi düşünüldüğünde ne olduğunu anlarsınız, teknoloji ve d/evrimler bu dünyayı ne zaman kurtarmıştır ki, ütopyalarımız bumerangdan başka ne olmuşlardır ki!..
    Bir kez daha ortaya sürülen, kadim Kudüs sorunsalı bunun işaretidir, natık Hiroşima bunun işaretidir, irili ufaklı savaşlar çıkarmakta hünerli saralı ülküler ve despotları bunun işaretidir. Dünya artık ikiye ayrılıyor çıracılar ve onların tilmizleri, ama gerçekte hep böyleydi, savaş çığırtkanları ve barışın Baltazarları!..

Şöyle düşünebiliriz, bilgimiz çoğaldıkça bilisizliğimiz katlanıyor, bir paradoks bu, insanlık hiç bir çağda görülmediği kadar bir şiddet ve umursuzluk sarmalının içindedir. Çok mu kötümseriz, kanımca hayır, çünkü şiddet korkunç ve algılanması olanaksız bir biçimde dönüştü artık, o artık size sevgiyle de yaklaşabiliyor, bedensel şiddetin yerini, sezilmez, görülmez ve çok daha korkuncu öngörülemez bir ruhsal şiddet sarmalı ikame edildi günümüzde ve böyle bir savın kanıtı da yok artık yeryüzünde, yani kıyamet geliyor diyenin karşısında, hayır cennete gidiyoruz diyenler kazanabiliyor artık ruleti!..

Açık şiddetin yerini, tinsel despotizm ve terörize edilmiş beyinler aldı artık. Depresyon ve şiddetin dolayımsız varlıkları biziz artık, o dışarıdan gelmiyor ve hepimiz şiddetin ürünleriyiz günümüzde, kutsal amaç gerçekleşti ve tanrımız amacına ulaştı belki de ya da tanrım bu bir hataydı demesi için bütün materyaller elinde artık, öyleyse kıyamet boynunun borcudur artık belki de!..


Biz anomaliyiz biz. Hiç olmadığı kadar, uçan metrolarımızın son durağı bu...
Başlangıçtaki sorunsalımıza dönecek olursak, hiç felsefe üretemeyecek mi bizim aydınlarımız, taşeron çıracılarımız, kuyruk ve uyrukçuluğun kopyacı esnafları!..
Çözüm yok, insanoğlu, yıldızların yollarını yinelediği, ormanlarında bülbüllerin öttüğü çağların içinden tek bir ideolojiye geldi dayandı sonuçta...
Violentizm!..
Vahşet çağları, sonsuzca bir tinsel parçalanma, bilginin ürettiği kaos, kimliksiz, kişiliksiz bir dünyanın, bölük pörçük, darmadağın ve bipolar bir Hominidizm'ine doğru gidiyor.
Dehşet ve depresyonun, şiddet ve vahşetin bu denli içselleştirildiği ve görünmezlik peleriniyle cirit attığı başkaca bir çağ daha yoktur yeryüzünde, çünkü her birimiz bebek yüzlü birer Frankşeytanız artık ve hepimiz birer Azrailiz.
Biri melek biri Lokman Hekimdi oysa!.. 

ULUS FATİH



Nietzsche'nin son isteği...// Çev. Poetic Mind


Nietzsche / Son Mektubundan:


"Ölümümden sonra cenaze törenimde sadece dostlarım hazır bulunsunlar.
Meraklı, her şeye burnunu sokan kimseler olmasın. 
Papaz'a dikkat edin, mezarımın yanı başında boş ve yalan sözler sarf etmesin.
Çünkü o anlarda kendimi savunacak durumda olmayacağım.
Saf bir "putperset" olarak mezara girmeme izin verin..."

Nietzsche
Çev. Poetic Mind


Herhangi bir gün içerisinden // Nona



Onun düşüncesinde banyo en güvenli yerdir, çırılçıplaktır ve çırılçıplak düşünüyor. Sahte gülücükler dağıtmasına, bir şeyi öylesine onaylamak için başını aşağıya, yukarıya sallamaya,  zorunlu tebessüme gerek yok. Başkalaşmasına hiç gerek yok. Yüzünde maske yok, bütün gözyaşları, gülücükleri, çıkış yolları banyoya çıkıyor. Sadece orada kendisiyle baş edebiliyor, içini, o içindeki sonsuz labirentleri sadece orada görebiliyor. Sadece orada kendini buluyor. Sadece orada şunu kavrıyor artık onsuz da yaşamak mümkün.  Orası onun için bir yıkanma yeri değil arınma yeri.  Orası onun küçük dergahı, çilehanesi, kurtuluş anlarının mekanı.  Hiçbir şey yapmadan da oturabilir orada. Zaman, işlevini değiştirerek soyunur ve öylesine bekleyebilir orada. Yokluğundan yararlanarak, kendi için fırsat yaratarak, gövdesinde açılan devasa boşluğu, oyuğu görebilir. Buhar tutmuş aynanın derinliğine nüfuz edebilir. Sonsuzluğun bahçelerine. 
 Dünyaya açılan büyük pencerelere gerek yok, tek başına penceresin. 
Kendi şiirin, kendi mısraınsın.
  “Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir, bir şiir, saati “niye” sorgulayan bir şehirdir.” 
 İşte o duvarlar, tüm zorlukları atlaman için birer tül.

-“Neden kelimeler sıkıcı ve soğuk geliyor? Senin adın olacak kadar şefkatli bir kelime olmadığı için mi?”

-Kader böyle.


Nona


İLERİCİ-GERİCİ SANAT MESELESİ // ÖZKAN EROĞLU


               


 Resim sanatı üzerinden söyleyecek olursak, resim kendini ilk belli etmesi açısından biçimlerle ileri sürer, o nedenle de ilk elden bize sunulan böyle bir sanat türünü, biçim dili-üslubu üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor. Buna ilk ayrıştırma aşaması denebilir. Bu ilk ayrıştırmayı ancak resim sanatı tarihine, o tarih içindeki yapıt yapılarına, o yapıt yapılarında bulunan biçim diline hâkim olarak yapabilirsiniz. Bu hâkimiyeti olmayan kimse, resim üzerine konuşma işine hiç girmemelidir. Çünkü bu hâkimiyet olmadan bir sanatçı ve yapıtının ne denli ilerici veya gerici olduğunu anlayamaz.
Söz konusu ilk ayrıştırmada gerici sanat dediğimiz mesele hemen sınıfta kalır. Buna örnek mi, akademik yapılarda ısrar edilen ve figür geleneği diye bize sunulanların, baktığınızda Rönesans klasik resmi şöyle dursun ve sonrasındaki David, Ingres, Gericault, Delacroix gibi isimleri bile anlamamış, bu ressamların çok çarpıtılmış, hatta Lucien Freud, Francis Bacon, Arshile Gorky benzeri çok kötü örnekler görürsünüz genellikle. Akademik anlayışlarda böyle bir resmin yapıldığına, bu tip öğrenciler yetiştirmek için büyük çabalar sarf edildiğine tanık olunur. O insanlar bu işi bir şey zannedip, o gerici tavra mezuniyet sonrasında da devam eder; işte sakıncası da buradadır yazık ki. Aynı şeyler sözde soyut resim yaptığını sananlar için de geçerlidir. Onlar da bambaşka kaynaklara benzeyen bambaşka tekrar örnekler ileri sürmekten geri durmazlar. İşte böyle çok kötü resim diye nitelediğim bir resim, yazık ki gerici resimdir, onu yapan ressam da gerici ressamdır. Bu tip bir sanat algısını topluma yaymak isteyen bir galeri de gerici bir galericidir. Biçim dili üzerinden daha en baştan Kandinsky’nin deyimiyle “ölü doğmuş” bir şeyle karşı karşıyasınızdır. Bunlarda ikinci ve üçüncü ayrıştırma aşamalarına geçemez, biçimden sonraki diğer derin taraf olan içerik’e ulaşamazsınız. Bu tip resimler sadece konuya ve dolayısıyla yapıtın adına odaklanarak izleyiciyi kandırmaya yönelirler çoğunlukla.
Benim bu söylemeye çalıştıklarımı, çok sağlam bir sanat tarihi bilgisi olanlar ve eidetik yapıya ulaşmış olanlar anlayacak, diğerleri ise yine kendine göre celallenecek ya da söylediklerimi bir safsata olarak kabul edip, bu yazıya burun bükecektir. Fakat sanatta kuramsal gerçekleri yakalamadıkça havanda su dövmeye devam edeceğiz, bu da son söz olarak benden söylemesi.


ÖZKAN EROĞLU 


Neden Köyde Kalıyorum? /Martin Heidegger/Çeviri: Hamid Farazande



Güney Kara Orman’da, 1150 metre yüksekliğinde, geniş bir dağ  vadisinde, sarp bir yamaç üzerinde ufarak bir kayak kulübesi duruyor. Taban alanı yedi çarpı altı metre. Alçak çatısı üç odayı örtüyor: Mutfak—ki aynı zamanda oturma odasıdır, bir yatak odası ve bir de çalışma odası. Vadinin daracık tabanı ve her iki tarafından eşit mesafede yükselen sarp yamaçları üzerinde dağılan yüksek çatılı, geniş çiftlik evleri bulunuyor.
İşte bu, benim iş-dünyamdır—tabii bir gözlemcinin, bir konuk ya da bir yaz tatilcisinin gözünden. Daha kesin söylemem gerekirse, ben hiçbir zaman bu manzarayı kendim gözlemde bulunmam.  Ben onun saat be saat değişimini, gece gündüzünü,  mevsimlerinin muazzam geliş gidişlerini yaşıyorum. Dağların ağırlığı ve onların kadim sertliği, köknarların yavaş ve zarif büyümesi, çimenliklerin sade görkeminin yeşermeye başlaması, uzun sonbahar gecelerinde dağ deresinin hızlı akışı, karla örtünmüş ovaların amansız sadeliği—Bütün bunlar  oranın gündelik varoluşunun içine doğru akar, nüfuz eder, ama “estetik” atılım ya da yapay empati içinde değil, yalnızca kişinin kendi varoluşunun, onun yaptığı işte anlam kazandığı sıralar. Sadece çalışmak gerçekliğe doğru uzamlar açabilir, bu dağlar dışında bir şey olmayan gerçekliğe. Çalışma süreci bölgede olup bitenin içinde cisim bulur.
Derin bir kış gecesinde, acımasız vurguncu bir kar fırtınasının, kulübeye ve çeperlere öfkelenerek her şeyi örttüğü sıralar, felsefe için en uygun zamandır. Bu durumda sorular basit ve elzem olmalıdır. Her düşünce üzerinde çalışmak yalnız kabaca ve titiz olabilir. Bir şeyi dile dökme mücadelesi  kule gibi yükselen köknarların fırtına karşısında gösterdikleri dirence benzer.
Ve bu felsefi çalışma eksantrik bir kişinin ilgisiz çalışmalarına benzemez, doğrudan doğruya yerlilerin iş hayatına sıkı sıkıya aittir. Genç çiftçi çocuğunun, kayın kütükleriyle doldurduğu ağır kızağını önce yamaçtan yukarı çekip sonra evine doğru giden sarp eğimden indirdiği zaman, düşüncelere dalan çobanın, sürüsünü yamaçtan aheste adımlarla yukarı yönlendirdiği zaman, çiftçinin, barakasında sayısız saçı yapacağı çatısı için hazırladığı zaman—benim işim de aynı türdendir. İşim içtenlikle yerlilerin hayatında kök bulur ve onunla ilgilidir.
Şehirde oturan biri, yerlinin biriyle uzun bir konuşmaya başlar başlamaz “insanların arasına geçtiği”ni düşünür. Ama bir akşamüstü  çalışmaya verilen arada, yerlilerle birlikte ateşin yanında veya masada “Baş-Köşe”de oturduğumda, biz çoğunlukla bir şey konuşmayız. Sessizlik içinde pipolarımızı içeriz, zaman zaman birisi konuşmaya başlar ve ormanda odun kesme çalışmasının bitmek üzere olduğunu, ya da bir sansarın dün gece kümese daldığını, ineklerin birinin sabaha doğru doğum yapabileceğini, birisinin amcasının felç geçirdiğini, havanın yakında “döneceğini” söyleyebilir. Benim kişisel çalışmamın Kara Orman ve insanlarıyla olan derin bağı uzun yüzyıllar öncesine uzanır, Alman-Suabiya topraklarındaki  yeri doldurulamaz köklülüğe.
Bir şehirli en fazla “köyde kalmak” dedikleri şeyden “etkilenir”.  Fakat benim bütün çalışmam bu dağların dünyası içinde ve onların insanlarında sürdürülür ve yol alır. Son zamanlarda, arada sırada konferanslar, konuşma davetleri için yaptığım yolculuklar, komite buluşmaları ve dağın eteğinde Freiburg’deki derslerle ilgili işlerim nedeniyle çalışmalarımın arasına uzun kesintiler girmeye başladı. Ama dağın yukarısına geri döner dönmez, hatta kulübede kalmaya başladığım ilk saatlar içinde, önceki soruların dünyası onları bıraktığım noktada tekrar kendini bana zorlamaya başlar. Çalışmanın kendi ritmine doğru sade bir biçimde taşınmış olurum ve en kökteki derin anlamıyla artık onun gizli kurallarının hakimiyeti altında kalmam. Şehirde yaşayanlar, çoğunlukla, dağların ve insanlarının arasında uzun bir süreliğine nasıl yalnız başına kalınabileceğini merak ederler. Ama bu, yalnızlık değil, kendibaşınalıktır. Büyük şehirlerde insan kolaylıkla başka hiçbir yerde olamayacağı kadar yalnız olabilir. Ama kimse oralarda asla kendi başına olamaz. Kendibaşınalığın, insanı inzivaya sokmaktan bütünüyle farklı olarak üzerimizde öyle garip ve asil bir gücü vardır ki, bizim bütün varoluşumuzu bütün herşeyin varlığının engin yakınlığı üzerine yansıtır.
Genel dünyada gazeteler ve dergiler aracılığıyla bir geceleyin “ünlü”sü olunabilir. Bu da en belirgin gayelerin yanlışlıkla yorumlanıp hızla ve tamamen unutulması için en güvenceli yol olur.
Tersine, yerlilerin belleği, hiçbir zaman unutmaya mahal bırakmayan kendi sade ve güven dolu sadakatine sahiptir. Yakın bir zaman önce yaşlı bir yerli kadın buralarda ölüme yaklaşmaktaydı. Benimle çoğu zaman hoşbeş etmeyi severdi ve bana köyle ilgili birçok kadim öykü anlatmıştı. O, imge dolu kendi kudretli dilinde, birçok sözcük ve çeşitli söylem tarzı barındırıyordu, ki bugünkü köy gençleri için artık anlaşılmaz hale gelmiştir. O zengin dil günümüzdeki konuşma dili içinde kaybolmuştur. Geçen sene kulübede haftalarca yalnız başıma kaldığım müddette, sona doğru yaklaşan bu 83 yaşındaki kadın hâlâ yamacı tırmanıp beni görmeye geliyordu. Ara sıra kulübeye uğrayıp ben hâlâ oradamıyım, yoksa birileri tarafından habersizce “çalınmış”mıyım  diye merak ediyordu. Kadın, hayatının son gecesini ailesiyle sohbet ederek geçirdi. Yalnız son demden bir buçuk saat önce selamlarını “profesor”e yolladı. Böyle bir anı, benim için, felsefem dedikleri şey hakkında birçok uluslar arası dergide çıkan dakik yazıların çoğundan kıyaslanamayacak kadar daha değerlidir.
Şehir dünyasının bizi yıkıcı bir yanlışlığa düşürme tehlikesi bulunur. Bir yerlinin dünyası ve varoluşu için çok gürültülü, çok hareketli ve çok sık yenilenen hummalı yerler tedirginlik kaynağıdır. Ama işte bu, şimdi yapılması gereken tek işin tam zıt yönünde cereyan eder, o da yerlilerin hayatından mesafeli durmaya özen göstermektir, her zamandan daha fazla onların varoluşunu kendi kurallarına bırakmaktır, onlardan el çekmekle varoluşlarını, ediplerin “yerlilerin özellikleri” ve “toprakta köklülükleri” hakkında ileri sürdükleri samimi olmayan söylemlerden korunmasını sağlamaktır.Yerlilerin bu şehirli resmiyete ne ihtiyacları vardır, ne de talepleri. Onların istediği şey, sessizlikten onlara düşen paydır, yaşamlarına gösterilen saygı, hayatlarının bağımsızlığı. Ama günümüzde, şehirde yaşayan insanların çoğu, “herşeyden haberdâr olanlar” ve neredeyse bütün kayakçılar, köyde veya çiftlik evlerinde aynen şehirlerdeki yenilendirme merkezlerinde “eğlendikleri” gibi davranırlar. Bu gidişatın yıkıcı gücü tek bir gecede, umudun uyandırılmasını amaç edinen asırlar boyu halk- özellikleri ve folklör hakkında yapılan akademik eğitimden daha çok etkilidir.
Gelin “halk-özellikleri” için duyulan bütün bu küçümeyici yakınlığa ve nedensiz kaygıya son verelim ve oralardaki sade, haşin hayatı ciddiye almayı öğrenelim. Ancak o vakit bizle bir kez daha konuşmaya başlar.
Yakınlarda, Berlin Üniversitesinde ders vermek üzere ikinci bir davetiye aldım. O sıralar Freiburg’u yeni bırakıp kendi kulübeme çekilmiştim. Dağların, ormanın, ovaların söylediği şeye kulak vermiştim. Derken 75 yaşında eski bir çiftçi arkadaşımı ziyarete gittim. Gazetelerden bu davetle ilgili haberdâr olmuştu. Bana ne söyledi, dersiniz? Ahesetlik içinde duru gözlerinin güven verici bakışlarını benimkine odakladı ve ağzını sıkı sıkıya kapalı tuttu, sonra kararlılıkla güven veren elini omzuma koydu. Her zamankinden daha da yavaş başını salladı. Şu anlama geliyordu bu: Kesinlikle hayır!

Martin Heidegger
Çeviri: Hamid Farazande


"Ve şimdi zamanla suya basıyorum"...// Sufi.




Fotoğrafını ilk kez nerede, ne zaman gördüğüm anımsamıyorum. Önce sesi geldi, sonra kendisi. Ama fotosunu ilk gördüğümde dudaklarını anne annemin dudaklarına benzettiğimi de hiç unutmayacağım, eski anıların çekmecesinden çıkagelmiş gözlerle. İst.’da değil Lisbon’da izlemiştim. O ilginç makyajıyla. Göz hatlarını belirginleştirmek için adeta bir kaligrafi meşki gibi düzensiz çizgilere sığınması. Saçlarındaki sıkı düğümler, dağınıklıklar. “Etkile beni, dikkat dağıtana kadar, dikkatimi dağıt, nefret ettiğim şeyi yapmaktan alıkoy” der gibi.  Tenindeki tatolar ise görebildiğim en özensiz işlerdi, “bir şeyler çiz gitsin” türünden. Ama iş söze ve kaleme gelince yeryüzünün belki de en ciddi insanı oluyordu: “Bir söz yazmam yarım saatimi alıyor.”  Sahneye çıktığı an bütün bu yazdıklarım buharlaşıyor ve o mükemmel sesin gölgesinde siliniyordu. “Yersiz Amy, dünyayı unutan Amy, “Ahlaki Paralelim nerde?” diye soran Amy? Izdırap denizi Amy.
İstanbul’a konser için gelmişti, üç gün boyunca “W” otelinin ışıksız odasından hiç dışarı çıkmadı. Odasında sadece otel önündeki taksi şoförlerinin sesi  ve yokuş aşağı inen mahallenin müdavimi eskicinin canhıraş sesi yankılandı muhtemelen. İstanbul’dan geriye bir şey götürdüğünü, bir şey “aldığını” (duygusal, hissediş anlamda) sanmıyorum, bildiğim kadarıyla konser de iptal olmuştu.  “Üzücü bir şarkıyla yürüdüm, tuhaflıklarım yığınla…, siyaha geri döneceğim” dedi ve  adeta yeryüzünün tuhaf yüzüne:”canın cehenneme” diye haykırarak onu terk etti.
“bir şeyler yiyelim, içelim geçip gitsin dostum, bir şey işte, senin evin, senin lamban…bir şey işte, “dünya, ben hiç iyi değilim” türünden…
“ben ‘bize” geri dönüyorum”, ama o nasıl bir dönüştü Amy?
Esintiyi kalbinin en dip katmanında seven sen.


Sufi.


Şair Rutger Kopland [ 3 Şiir ] // Doruk Satenay


Rutger Kopland, Hollanda doğumlu şair, 
 19 ciltlik şiir , üç deneme, çevirileri ve seyahat  anıları kitaplarıyla  
Hollanda’nın üretken şair, yazarlarındadır.
  Kopland, Hollanda'nın en sevilen şairlerinden biri olarak biliniyor. 
Şiirleri kayıp bir cennetin özlemini yansıtır, hüzünlü,
 neredeyse nostaljik bir atmosfer uyandırır okurunda. 
"Herkes bir kayıp cennet bulur sonunda”  der. 
Ama onun hem cennetti hem cinneti şiirdir, bunu en azından biliyoruz. 
Böylesine üretken bir yeryüzü şairden bir kitabın
 dilimize aktarılmaması çok büyük bir boşluktur, 
ola ki defter(imiz) aracılığıyla  bir tuğla yerli yerine oturur ileride. 
 
Doruk Satenay
 


Gidiş

Gidiş, usulca evi terk etmektir
Başka bir şey değil
Kendi varlığın üzerine kaparsın kapıyı
Ve dönmezsin,
Kendini bekleyen 'o kimse' olursun
Gidişi kalabilmenin başka biçimi de okuyabilirsin
Kimse beklemiyor
Çünkü hala varsın
Kimse veda etmez sana
Çünkü gitmiyorsun.


Vaat edilmiş topraktan mektup

İstediğin yere gidebilirsin,
Sadece dönüş yolları kısıtlı,
Bu köhnemiş derdin
her adımında  ve her yerinden yeşerir.
Yeniden ağlamaklıyım
Eğer gece  sıcak ve bir bütün olarak uçuruma yuvarlansa
Sen, sonsuzluğa kadar kaybolursun
İşte o anı nasıl adlandırmalıyım sevgili?
Baştan aşağı dert olursan
dertten  bir daha söz edilmez
sevinç seni yeterince sevindirmez
vaat edilmiş toprak sana yasaktır.



Konuşma

Soru soracak gibi bakıyor bana
Sanki  “neden susuyorsun?” diyor
Gerçekten, neden bunca  sessizim?
Bir yanıt peşindeyim,
Başka yöne bakıyorum
Duvara, pencereye, yine duvara
Sonra pencereden diz kapaklarımda tuttuğum  ellerime
Ve yine yüzüne odaklanıyorum
Hala bana bakıyor,
Odaya hakim sessizliği dinliyorum,
Kendim için suskuyu seçtim
Onun kim olduğunu bilmediğimi
Haykırmak istiyorum.

Şiirler: Rutger Kopland
Çev. Doruk Satenay



defter'in notu: defter'de yayınlanan yazıların, şiirlern, çevirlerin vs... telif hakkı sadece yazarına aittir, yazarından izinsiz alıntılamak, başka site, yer, mekan da kaynak verilmeksizin  kullanmak bir vicdani sorumluluktur. Ya vicdanlısın ya da nevi şahsına münhasır bir şey! 
Yapma!








Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic