Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



CARL JUNG- JAMES JOYCE ARASINDA KOPAN FIRTINA NEYDİ? // A. Ahıska




BİR KİTAP :ULYSSES
CARL JUNG- JAMES JOYCE ARASINDA KOPAN FIRTINA NEYDİ?
güzünü kapat ve gör!” –J.J
"Ulysses'te bir adamın gördükleri, düşündükleri ve söyledikleriyle tüm bunların Freud'un bilinçaltı dediği durumu ne hale soktuğunu eş zamanlı olarak kaydettim, ancak psikanalizden söz edecek olursak bana göre bildiğimiz şantajdan ne daha azı ne daha fazlası" der James Joyce. Ulysses'i okuyan dostlar yapıtı bitirdikten sonra Jung'un Joyce'a Ulysses'i okuduktan sonra yazdığı mektubu ve açık bir dille: bu "kitabınızla baş edemedim, içinden çıkamadım" ibareleri ve Joyce'un verdiği tek cümlelik yanıtı da okunmalı:" ufala ki civcivler de yesin". Freud'un Psikanaliz kavramına karşı ( ki yabana atılacak bir alan değil, Freud kaleminden 16 ciltlik devasa bir alan ve dilimize bütün olarak daha aktarılmadı) edebiyat öbeğinden ve bir edebi yapıtla verilmiş en önemli yanıttır, onun üstünde bir eser daha yazılmadı. Kimilerine göre o dönemin burjuva ahlak anlayışına karşı tam bir imha silahı niteliğinde, kimine göre zor ve anlaşılmazdır. Carl Jung’a göre de (36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği başkanı olur) yazılmış en zor edebi yapıtlardan olarak tanımlar kitabı.
Carl Jung Ulysses  için: “Gerçekte o gün 16 Haziran 1904 (kitabın öyküsüne  anlam veren tarih) hiçbir şey olmaz, akışı boşlukta. Son derece uzun ve aşırı derecede karmaşık olan kitap, Stephen Dedalus’ın yaşamın özüne dokunmasından mı kaynaklanıyor?...okuyucunun dinlenebileceği bir kutsal ada bırakmaz…umutsuzluk ve boşluk  kitabın egemen notasıdır. Bu sadece hiçlik içinde başlamaz ve bitmez. “Hiçbir” şeyden ibaret bir “şey” değil. Bütün bunlar eksik.” Yazar, yazmasına da bu kısa yazıya James Joyce’ın yanıtı daha da kısa olur, belli ki Jung’un çıkışından oldukça rahatsız ve  bir psikanalizci olarak savunduğu ilkeler doğrultusunda Ulysses yapıtına yönelik kaleme yazdıklarını fazla ciddiye almaz ve tek satırıl yanıtla: “Ufala da civcivler yesin” anlamında kendince oldukça kibar yanıtını gönderir.  Ama sonraki yazılarında James Joyce, direk Jung’u değil Psikanaliz kuramının en belirgin ismini hedef alır.  Jung, kitabın anlam katmanlarına gizlenen anti militarist yaklaşımlara ve de ırkçılığa karşı kullanılan o çetefilli ve örtülü dile hiç işaret etmez. James Joyce’ın bu devasa yapıtına karşı tutum sergileyen sadece Jung değildi, Nabakov ‘un da çok sert eleştirileri olur, belki sırf o yüzden ikilinin arası hiçbir zaman iyi olmadı. Joyce da aynı ağırlıkta yanıtları kaleme alır Nbakov’a karşı.  Bir şekilde günümüz edebiyat dünyasının çekişmeli, hafif dedikodulu ortamı o dönemde var gücüyle kendini gösteriyordu. O Dönemlerde bu günlere değişmeyen tek gerçek bazı yazarlar arasında (zaman zaman) devam eden anlaşılmaz tutumlardır. Eleştiri boyutunu ve kapsamını aşan durumlar ve bir toz fırtınası. Bu taraz ilişki veya ilişkisizlik akışını yargılamak da bir sonuç vermez. Çözümlenecek bir şey yok çünkü. Aynı Jung’un yazdığı kısa yazı gibi. 5-6  cümlede Ulysses’i kapatarak bir kıyıya bırakıyor.  Varsın 2017 yılında Avrupa üniversitelerinde doktora tezi olarak işlensin. Aslında Nietzsche “düşünüyorum” dediğinde bir dilbilgisinin de ötesine geçer. Bir düşünce’den söz eder. Rastgele söylenmez. Bütün zihinsel ve tinsel güçlerin seferber olmasıdır. Bu yoksa, iş o denli devasa yapıttan sonra “ufala” sözcüklerine varırız. Nasıl ki Joyce Shakespeare edebiyatı için “dengesi bozulmuş tüm akıllar için şenlikli bir av alanıdır” dediyse Ulysses ve Finnegan Uyanması da aynı etkiye sahip, her ikisini okumasınızı öneririm, uzun süre dehşet zevkli bir okuma olacağını garantilerim. Her iki yapıt dilimize oldukça başarılı ve akıcı biçimde aktarıldılar. Ulysses iki kez çevrildi önce Nevzat Erkmen yaptı sonra Armağan Ekinci , ikisi de mükemmel. Türkçenin büyük şansıdır ki dünyada Ulysses iki kez çevriliyor, emek veren her kişiye şükranla.  “Finnegan Uyanması” ise dünyada sadece 10 dile çevrildi(benim bildiğim) hatta Türkçeye çevrilemez denildi vs. Nihayetinde mükemmel bir çeviriyle çıka geldi.  Kendi deyimiyle Finneegan Uyanması’ kitabıyla “ Dublin’i öyle betimlemek istiyorum ki, şehir topyekun yok  olsa bile kitabıma bakarak onu yeniden kurabilsinler”. Öyle de yapar, kimse bu kitaba bu müthiş  yönüyle odaklanmaz. 
Ulysses okumalarımda bir ilginç nokta daha  saptadım. Belki tuhaf gelebilir ama James Joyce, İngilizce yazmaktan pek hoşnut değil gibi geldi bana. Bunu kendisi de söylüyor  : “İngilizce yazmak önceki yaşamlarda işlenmiş günahlara karşı geliştirilmiş en dahiyane işkence türü.”  Onun deyimiyle “ hoş geldin yaşam” ve bir tebessüm, çünkü dahası var,  Joyce bu kez  İngiliz okurunun seviyesini gözler önüne seriyor (o yıllarda elbet) : “ İngiliz okurunun kendisi ise , bu durumun neden böyle  olduğunu açıklamak için tek başına yeterli.”  Bu biraz 2017 yılında Türkiye kitapçılarından gelen “çok satanlar” listesini de açıklar, evrensel bir sorundur, bize veya İngiliz’lere has bir “arıza” değil.
A.Ahıska




Yürümek…




“İnsan, siste ilerleyen insandır. Ama geçmişin insanlarını yargılamak amacıyla geriye baktığında yol üzerinde herhangi bir sise rastlamaz.  Onların uzak geleceği sayılan, sahip oldukları şimdiden bakıldığı zaman, yolları büsbütün aydınlık ve tüm boyutlarıyla açık görünür. İnsan, arkasına baktığında yolu görür, ilerlemekte olan insanları ve hatalarını görür; ama sis dağılmıştır artık yoldan.
Ama bununla beraber, tümü, Heidegger, Mayakovski, Aragon, Ezra Pound, Gorki, Gottfried Benn, Saint-John Pers, Giono,  hepsi  sis içinde yürüyorlardı ve insan kendi kendine sorabilir: En kör kimdi?  Lenin üzerine şiir yazarken Leninizmin nereye gideceğini  bilmeyen Mayakovski mi? Yoksa, onlarca yıl sonra onu yargılamak isteyen ve  onu kuşatmış  olan  o sis tabakasını göremeyen bizler mi? Mayakovski’nin körlüğü ebedi insan durumunun içinde yer alır. Mayakovski’nin yolunun üzerindeki sisi görmemek, insanın ne olduğunu unutmaktır, kendimizin ne olduğunu unutmaktır.” /
M. Kundera
Çev. Poetic Mind


Aşkın küçük sandalı
Hayat ırmağının akıntısına
Kafa tutabilir mi!
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda...
Acıları
Mutsuzlukları
Karşılıklı haksızlıkları
H a t ı r l a m a y a  b i l e  d e ğ m e z :
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
Yeter. ” 
Mayakovski     



Nietzsche. Son kitaplarını yazdıktan sonra ne oldu? // NONA




Nietzsche,  Nice (Fransa) ve Cenova(İtalya) da ağır geçen hastalık dönemlerinden sonra , Nisan 1988 de  İtalya’nın Torino kentine gider. Bahar’ı orada geçirir.  Yazın Sils Maria’ya geçer.  İnınlmaz biçimde, daha önce tasarladığı  üç kitabını kısa sürede bitirir.  “Wagner Olayı” , “Der Antichrist” ve “Bir Putun Alacakaranlığı” başlıklı yapıtları bu dönemin şaheserleridir.  (Ne yazık ki bütün bu kitapları basılı olarak eline aldığında hastaneye yatırılmıştı.)
  Nietzsche, 1988 yılının Eylül ayında tekrar Torino’ya döner ve  kendisinin doğum yıl dönümü için Ecce Homo’yu kaleme alır.  Bu çalışmasından sonra Nietzsche için o çekilmez dönem başlar.  18 Ekim tarihinde dostu  Overbeck’e  bir mektup gönderir ve o mektupta kendisini yeryüzünün en kadirşinas insanı olarak vurgular, baştan aşağı Sonbahar havasında olduğunu yazar ve o can alıcı cümleyi kurar: “ Büyük hasat için hazırım”, der.  Kısa süre sonra yani  1889 yılının Ocak ayında  dostlarına mektuplar göndermeye başlar.  Bu mektuplarda kullandığı imzalar çok ilginçtir ve ilk kez  “Dionysos” ve “Çarmıha Gerilmiş”  adlarıyla mektuplarını bitirir. Ama en dokunaklı olay 3 Ocak 1989 günü Torino kentinin Calo Alberto meydanında yaşanır. Bir faytoncu, atını çok fena kırbaçlıyordu ve  bu olaya tanık olan Nietzsche , atın boynuna sarılır, kendinden geçer ve yere yığılır.  Doktoru ona  antiepileptik ilaçlar verir. (o dönem hangi bulgulara göre bu tanıya gidilir, bilinmez). Nietzsche Ocak(1889) aynın dört, beş ve  altıncı günü, Dionysos ve Çarmıha Gerilmiş imzalarıyla birkaç mektup kaleme alır. Dostu Prof. Burkhardt (Basel Üniversitesinde tarih hocasıydı), mektubu alır almaz tedirgin olur ve ortak dostları olan F.Overbeck’i acilen ziyaret eder (ertesi gün Overbeck’e yazdığı mektup da kendisine ulaşır ki mektubun içeriği onun pek iyi olmadığını açıklar ). Overbeck, mektubu alır almaz soluğu Torino’da alır ve Nietzsche’yi ziyaret eder, gördüklerine inanamaz,  günümüzün tabiriyle manik depresif bir tabloyla karşılaşır, bazen hiç yere kahkaha atan ama kısa süre sonra ağlama krizine giren sonra piyano çalan ve bir köşeye sessizce çekilen, yığılan, ruhen çökmüş bir  Nietzsche vardı karşısında.  Overbeck, yanında götürdüğü genç bir doktorun da yardımıyla onu Basel’e  getiriyor,  annesini bilgilendiriyor ve Basel’de hastaneye yatırılıyor.  Suskunluğu uzun sürüyor,  artık hiç kitap yazmıyor, sadece kısa ve çoğu anlaşılmaz  bir yığın not tutuyor. 11 yıl süren bir sessizlik döneminden sonra 25 Ağustos 1900 tarihinde sonsuzluğa kant çırpar...

Nietzsche, 10 Ocak 1889 tarihinde Basel’deki hastaneye yatırılır. İlk tıbbı rapor hazırlanır:
Hasta çoğu zaman üzgün, içe kapalıdır.  Çok yemek yiyor, durmadan yiyor…Sürekli kendisinin çok önemli, bilinen birisi olduğunu söylüyor . Kadın istiyor.”
Tam bir hafta sonra ikinci tıbbı rapor düzenleniyor:
Hızlı ilerleyen felç durumu ve Sifliz’e bağlı enfeksyon” ibareleri  göze çarpıyor bu raporda. Doktorları ona sadece iki yıl yaşama şansını tanıyorlar, ki bu konuda ciddi yanılgı içersinde olduklarını sonraki tarihler gösteriyor ve Nietzsche o tarihten sonra  tam 11 yıl yaşıyor.

Borges Defteri’ndeki dostlara teşekkürlerimle.  Nietzsche odaklı okumalar-araştırmalar sub grubunu  uzun zaman önce kurduğu için. Nietzsche, tüm zamanların düşünürü, filozofudur.  Parlak zekasıyla  insanlığa kazandırdığı yapıtlarlarıyla yaşama dair  soru sordurmayı asla kesintiye uğratmayacak

 NONA

Görseller: 
                                             Nietzsche, hastaneye yatırıldıktan sonra tutulan ilk rapor.


                                          İkinci tıbbı rapor.


Hastalığı sırasında yazdığı mektuplardan.


Yaşamın son 11 yılında tutulan notlar.


David Fino (ortada duran), Nietzsche'nin ev sahibi Carlo Alberto meydanından geçerken tesadüf eseri Nietzsche'yi kendinden geçmiş biçimde yerde buluyor, evine taşıyor, doktor çağırıyor, ilk müdahale yapılıyor.  İyi, 
güzel insan.


Torino-Calo Alberto meydanın o yıllarda ve Nietzsche'nin kendinden geçtiği yer.

MEKTUPLARDAN:





Bir kadına/adama yürümek…// Kemal Çubuk




“Yürümek” sözcüğünü, (genellikle) ilerlemek, bir zemin üzerinde “zaman”la hasbihal etmek gibi algılarız. Zemin dediğimizde de elimizdeki kavram “yol”dur. Zaten zamanın geriye işleyen bir şey olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Teorik fizikçilerin solipsizmi yasalaştırmaya bu denli yakın olduğu bir “zaman”da, geriye işleyen bir zaman fikri çok da şaşırtıcı gelmeyecektir bana.

Dikkat edilmesi gereken konu ise zamanın “dönmesi” değil, sıfır noktasından eşsüremli iki yöne ilerlemesidir. Geçmişe yolculuk yapmayacağız, bunu mütemadiyen hafıza dediğimiz araç ve onun irinli belgeliği içinde yeterince yapıyoruz.

Eşdüremliliğin; iki ya da daha fazla çekirdeğe sahip bir işlemci gibi zamanı, kendi üzerine katladığını düşünebiliriz. Birbiriyle ilişkili ama birbirinden bağımsız görünen iki eş işlem... Kuantum mekaniğinde sanırım buna “dolaşıklık” diyorlar. Her ne kadar, Einstein tanrının zar atmasını istemese de o zar boşluğa çoktan bırakılmışa benziyor.

İşte rüyalarıma giren de tam olarak bu eşleşme/dolaşıklık durumu... Nasıl ki yürümek dediğimizde “yol”u çağırıyorsak, yol dediğimizde de kendini çelişme olarak kurgulamış kısıtlı bir mekanı (fanus) çağırıyor olabiliriz. Hatta, klasik zaman algımıza bağlı olarak hem ileriye yönelebilir hem de attığımız her adım bir sarmalın içindeymişçesine bizi ilk noktaya yeniden taşıyabilir. Bu bir geriye dönüş değildir. Eylemliliğin ya da düşüncenin eşsüremli iki ya da fazla sonuç üretmesidir.

Buradan itibaren ruhbilimin dahası psikanalizin alanı görünürleşmeye başlıyor. Yürümek, salt bir ilerlememe midir? İnsan tekinin ilerlemesi, bir sağaltım mıdır? Soruların başı taşın altında kalsın, ben yürümek sözcüğünden, bir deyime “yol almak” istiyorum:



Bir kadına/adama yürümek... bu deyimin içinde, hem hamartia hem de mizah barındırdığını düşünenlerdenim. Bu düşüncenin doğruluğunu peşin hüküm haline getirirsem, kadına/adama yürümenin traji-komedi olduğunu da söyleyebilirim.

Yürümek eylemi, sonu(nu) hazırlayan bir trajik hatadır ama seni öldürmez, bir şekilde ayakta tutar ölmekten daha zalim bir italyan sahnede çırılçıplak ve gülünç bırakabilir. (İtalyan sahne, göstermenin faşizmidir. Mekanı üç duvarla örmek, gözün tek bir bakış açısına sahip olmasına neden olur. Bu da sanatın alımlayan üzerindeki iktidarıdır. Bu yüzden deneysel ya da avand-garde işler genelde mekanın yapısını bozup onu daha adilce yeniden kurmakla başlar.)

Komik ya da trajik olanın ahlakla yakın bir ilişkisi yok. Yakın olmayan ilişki, insanın kendinde bina ettiği etiğe sorular sormasıdır. Bu sorular ise içinde pek türlü ayıbı,sakıncayı,kendilik duvarını, marquis de sade'ı “filan” barındırabilir. Yanıtlar, soranda kalsın şimdilik.

Yakın ilişki ne olabilir öyleyse? Elbetteki eşsüremli hareket ve sonucunda ortaya çıkan şeyin hareketsiz/durağan oluşudur, yakın ilişki... Kafka, “Belli bir noktanın ötesinde, artık geri dönüş yoktur; işte o noktaya ilerlemek gerekir” diye yazmış ve ben de bu satırı 20'li yaşların başında okumuştum. Ve ömrün bir rol modeli varsa o da bu cümledir diye kabullenmiştim. Oysa kesinlikten uzak bir yargı daha var elimde: Öyle bir noktanın varlığı, öyle bir noktaya inanmakla başlar (Düşüncenin dolaşıklığına bir örnek daha)!. Bu inanç hiç oluşmazsa, yol da oluşmamış olur. Bazen, Kafka'nın, Kafka'yı (ziyadesiyle) yanlış anladığını düşünüyorum. Benim, Kafka'dan beklediğim yolun sonuç üretme yeteneğini değil de yol ve sarmal ilerlemenin özdeşliğini/dolaşıklığını vurgulamasıdır. Sanırım yakın ilişki için de birşeyler belirginleşmeye başladı. Eğer ki görüntü kendini eleveriyorsa, şu andan itibaren susmam gerekir. Zira buradan itibaren, düşüncenizi “daha da” belirgin kılacak bir tuzağa düşebilir ve size oradan seslenebilirim...

Son cümle şu olsun: bir kadına/adama yürümek aslında insanın kendisine yürümesidir: düşüncenin durağanlığıdır bu da!

Kemal Çubuk


Haiku // A. Ahıska






Rüzgarın yeryüzünü kırbaçladığı gibi olsun arifane hüznün, dışavurumun.
Durma “Heşteg” vur, sisli dudaklara,
Boğuk seslere, çözülür belki kutup gümüşü.


A.Ahıska


Hakikatsizlik!..// Sufi




İnsan yaşamı  hüzün gösterisidir adeta, bu konuda hiç tereddüt etme.
Çirkin, ağır ve karmaşıktır.
Çoğu kimsenin gözünde sanat’ın tek işlevi,
 tüm olumsuzlukları dumana çevirerek gökyüzüne göndermekten ibarettir…” 
G.Flaubert-(Mektuplar)

İngiltere kralı 8. Henry, güzel bir kadına aşık olur.  Roma Başpiskoposu (Papa) 7.Clement’e bir mektup yazar ve ondan birlikte olduğu eşinden boşamasına resmiyet kazandırıp yeni sevgilisiyle evlenmesi yönünde istekte bulunur. Papa isteği geri çevirir. Bu kez 8. Henry , din kisvesi altında kendi otoritesini devreye sokar ve İngiltere halkına İngiliz Kilisesinin yeni lideri olarak atar, yeni güzel sevgiliyle evlenir, zavallı kadın doğum yapamaz ve ona bir evlat veremez, bunun üzerine hapse atılır  ve 1536 yılında kılıçla kafası koparılır, kraliçe olduğu için balta kullanılmaz. 8. Henry halkın, cahil halkın gözünde artık eksiksiz bir yeryüzü Tanrı gölgesidir. Yine bir kadına tutkuyla bağlanır onun da kafasını keser. 6 kadınından ikisini öldürür. Ama sorun yok, o dini bütün bir kraldır, istediği kadar zulüm-yalan- hokkabazlığa baş vurabilir. 
Şair Nesimi’nin ünlü hükümdar Timur’un yüzüne karşı söylediği sözdür: “İki tür insan vardır: Kamil ve Cahil”, sonra ilave eder: “Siz dini, Allah’ı kullanarak halkı kandırmaya devam ediyorsunuz, ama yeryüzünde bir gün o Kamil insan zafer kazanacak, o her şeye vakıf insan.”  Yani edebiyatla, kitapla, sanatla dost olmak hemhal olmak yetmiyor aziz kardeşlerim. Güç dengesinde, önüne konulan terazide hangi kefede yer edinmen gerektiğini bilmeden tarihten gelen bir safsata ve ahlaksızlığa hala göz kırpabiliyorsan ve çıkar-hokkabazlık dolu politik bir sofraya kendini güçten yana yem edebiliyorsan, o kafası kopartılan zavallı güzellerden bir farkın yok.  Ondan sonra gelip zafer narası atma, biliyoruz, Spartacus’tan beri muktedirler nara atıyor.
Herkes kendi öznel tarihini kendisi yazar, başkası değil.
Adorno yerden göğe kadar haklı, çünkü sonuçta bütün bu  sapkınlıklar ve işin özünü kaçırmanın bir ucunda hep burjuvazinin bitmez bilmez saldırısı var, o da tıpkı inanç bezirganları gibi  sizi olduğu gibi sevdiğini iddia eder. İnsanların daha da köşeye sıkıştırıp zihinlerini iğfal etmek amacıyla her yola başvurur. Dolaysıyla egemenlik ya da iktidar artık emek-sermaye ve sadece bu ilişkisi üzerinden ya da ekonomik ilişkiler üzerinden  değil, zulasında sakladığı tüm araç-gereçlerle (kültürel vs…) saldırıyor.
Bugünkü kültürün temel unsurlarından birinin, Marx’ın açıkça ortaya koyduğu gibi, yabancılaşmış kapitalist kültürün, insanın kendi ürünlerine, kendisinin yabancısı şeylermiş gibi körü körüne bağlanması olan fetişleştirme olduğu çok açık.
W. Allen’i sever ya da sevmeyiz ayrı konu, güzel bir sözü var: “ komik konularla uğraşırken özgüvenim  hep yerinde olur.
Keşke öyle bir dönem ve zaman kesitinde, coğrafyada yaşasaydık ki hep komik konulara onun gibi özgüvenle  yaklaşsaydık, ama değiliz. Hapishanelerimiz çocuk hıçkırıklarıyla doldu taştı, sayıları 600’ü geçmiş, ayrıca çocuk tutukevlerinde kaç bin çocuk var? Sebep, sonuç aramak abes, boş iş.  Ebleh zamanın tahakküm yıkıntısı…

Sufi.






Enfekte bir günün hikayesi.../ defter



Yeryüzünün en genç sendikacısının anısına...


"Pakistanlı “İkbal Mesih” öldürüldü!" -Haber kısa ve dokunuklaydı. 
 Marks: “Kapitalizm ve gövdesinin her deliğinden, tepeden tırnağa, kan ve enfeksiyon akıyor” yazalı çok oldu. İşte bu sözleri, kimileri sadece okur, kimileri tanıklık edere ve birileri yaşamlarının son anına kadar yaşarlar, kemik iliklerine kadar hissederler. 6 yaşında bir çocuk, ailesi tarafından önce halı dokuma atölyesine satılır. Ailesi bir halıcıdan 12 dolar borç alır, ödeyemez, karşılığında küçük İKBAL işverenin halı atölyesinde zorunlu olarak çalışmaya başlar. O andan sonra ne ücret söz konusudur ne de herhangi bir hak-hukuk. Bir yılın sonunda işveren, çocuğun giyim-gıda masrafı olarak borcu 260 dolara çıkarır. Bir çeşit kölelik sistemi. İkbal, Günde 14 saat, nemli ve insani koşullardan yoksun atölyede çalışır. Aradan iki yıl geçtikten sonra, bir gün yakın akrabası aracılığıyla Lahor kentinde “Ücretsiz Çalıştırılmaya Karşı Mücadele Cephesi”nin varlığını öğrenir, atölyeden kaçar ve ilk toplantısına katılır.Baş vurduğu merkezin genel başkanına (İHSANULLAH HAN) kendini tanıtır, ağır durumunu anlatır, aldığı tavsiye mektubuyla merkezin okulunda eğitime başlar. Dört yıllık okulu 2 yılda bitirir. Küçük yaşına rağmen tüm Pakistan çapında kendi durumundaki çocukların sesi olur. Bu tavrı büyük-orta ölçekli ve ücretsiz çocuk işçi çalıştıranların hoşuna gitmez. Kimliğini gizleyerek onlarca atölyeye işe girer, facia durumda çalıştırılan çocuk işçilerin durumunu yakından gözlemler, raporlar hazırlar, tutanaklar tutar. Yüzlerce çocuğun o koşullardan kurtulması için mücadele eder. Reebok İnsan hakları ödülünü alır, ödülü ciddiye almaz, çünkü o büyük ödülünü çocuklardan almıştı. 16 Nisan 1995 tarihinde ve sadece 12 yaşındayken kalbine isabet eden tek kurşunla ve sömürü düzeninin uşakları tarafından öldürülür. Bir ilkbahar dolusu gibi kısa ama dolu dizgin yaşamı, onurlu duruşu ve ondan sonra yeşeren düşünce fidanları. Onun o unutulmaz sözü yeryüzünün bir yığın yeraltı atölyesinde esir muamelesi görerek çalıştırılan çocuklara sönmez bir yol feneridir: “Artık patrondan korkmuyorum, o benden korksun”. Adı: İkbal, Soyadı: Mesih! Bazı insanların ad-soyadı aslında bir sır gibi kaderini de sırtlar. Hem 'İkbal' hem 'Mesih' olursun kendi dışındaki evrne!  O cesur küçük ellerin sahibi güler yüzlü İKBAL, bil ki fotoğrafını defterin en güzel sayfasına unutulmamak üzere çoktan iliştirdik.

 Borges Defteri


NE YAZIK Kİ...// Engin Turgut




Kardeşim Argos Ahıska için...

İçtenliğimle...
Ne yazık ki dünyanın ne bütün işçileri ne de şairleri birleşemiyor. Sevgisi ve ruhu bedeninden sökülüp alınmış iki yüzlü bir dünyada yaşıyoruz. Herkesi aynı kılmak çabası, herkesi diğer arkadaşına düşman kılma çabası korkunç bir şey. Dünyanın da başı ağrıyor bu yüzden! Dil denilen tanrının ibreleriyle, ayarlarıyla oynandı, kavramlar çarpıtıldı, dünyaya öfke ve zulüm egemen oldu.
Canım yanıyor…
Ne yazık ki dünyadaki her iktidar canavar olmuş. Düşünsenize manyak Koreli adamı, roket fırlatacak ve dünyanın birçok ülkesinde kimyasal silah üretebiliniyor. Irkçılık kışkırtıcılığını ilan ediyor, dünya ağır yaralı, neredeyse sedyeyle yoğun bakıma götürülecek kadar trajik ve ölümcül bir halde zor nefes alıp veriyor. İçinde yaşadığımız bu evimizin, yani dünyamızın talan edildiğini görmüyor musunuz?
Canım acıyor…
Bu kirli savaş elbette uzun sürecek ama farkında değil egemen güçler. Dünyamızın bu kadar çok ömrü kalmamıştır. En büyük ganimet ve nimet doğanın kendisidir. Dünyamız adeta masum insanların ölüm şarkılarına dönüştü ve en büyük isyanı ve o büyük başkaldırıyı doğanın kendisi yapacaktır. İnsanoğlu barışın kıymetini bilmiyor, ne yazık! Birçok ülke kan revan içinde, çocuklar hep ağlıyor, düşlerimizin üzerinden tanklar, terör geçti, insan emeği yabancılaştı, kuğular lirik şarkı söyleyerek ölüyorlar, felsefenin derinliğine uzaklaşıldı, hiçbir diktatör evrensel bir anlamda ve siyasal ve toplumsal tavrında yaşamamış ve sonları “toplama kampından” beter olmuştur.
Bana göre özgürlüğü yasaklayan, suçsuz insanları suçlu ilan eden, iktidara muhalif bir duruş sergileyen herkesi kendi eziklik duygusu içinde ya da hasta ruhları içinde herkesi potansiyel suçlu olarak görür ve intikam almak isterler suçsuz olduklarını bile bile! Çünkü faşizm böyle bir şeydir. Neredeyse canlı olan, kıpırdayan herkesi yok etmek ister. Bilerek ya da bilmeyerek, yıkıcılığının ve canavar bir yanını unutarak yapar bunu! Bu bağlamda Engin Geçtan bile dayanamış ve sözünü esirgemeyip adeta Uruguay Devlet Başkanı sevinciyle konuşmaktan çekinmemiş, dünyada iyi örnek olan yöneticilerin sesini de anlatmıştır.
Canım kanıyor…
İktidar kibir sarhoşluğunu yaşıyor üstelik ayran içerek. İktidar ne zaman “ayyaş” kelimesini kullandı ve halkımız korkusundan sesini çıkaramadı, iktidar ne zaman “biz ve onlar” diyerek halkımızı ayrıştırdı ve hiç Atatürk ve Cumhuriyetin temel dinamiklerinden söz etmedi, iktidar her zaman hileyi, çalmayı, çırpmayı, yalan söylemeyi meşrulaştırdı, iktidar ne zaman kendisine inanılmaz bir 'kuma' buldu ve ciddi bir muhalefetle yüz yüze gelemedi, zaten bu arada unutmayınız, cehaletinden son derece memnun ve cehaletine âşık bir halk da var. Ne yani, iktidarda kalmak için her şeyi mübah gören bir iktidar asla ve asla ahlaksızlıktan korkmaz. Onun için varsa yoksa o koltukta oturmak vardır. Kötülük ruhlarında yuva yapmıştır adeta!
Canım ölüyor…
Dünyanın bütün dillerinde “kahrolsun faşizm” demek istiyorum. Nice insanlarımı öldürdünüz, Lorca’yı kurşuna dizdiniz, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını astınız, Nazım’ı sürgünde öldürdünüz, Sabahattin Ali' yi de. Belki de Neruda’yı zehirlediniz ama her zaman şairlerden korktunuz. Devrimci şairlerden korktunuz, yalaka şairleri, gazeteci ve yazarları paraya boğdunuz ama sevmediklerinizin kalbinden sıkıp boğdunuz. Nice iyi şairlerimiz devlete yanaşmadığı, yüz vermediği ve tavır koyduğu için acından, açlığından ölseler bile iktidara hiçbir zaman ödün vermediler. Nice insanlarımızı aç bırakarak öldürdünüz. Tıpkı Nazım Hikmet’in “Yirminci Asra Dair” şiiri gibi. Düşünen, ülkemiz için araştıran, sorgulayan, yoksulluğun bir kader olmadığını anlatan, kendisi gibi kardeş olanı kardeşine düşman kılan, bu zalim oyunlardan elbette bıktık ve usandık. Uğur Mumcu'yu ve nice devrimci insanlarımızı yok ettiniz güya! Onların hepsi yaşıyor. Bize yeni bir Rönesans bile gerekmiyor. Mustafa Kemal Atatürk anılarda solmadı, tenhada giyindiğim ruhumdur o benim! Hadi benim uçsuz bucaksız rakı kadehimi tazele garson! Bak Mariyya, Fahriye ablam bile ağlıyor. “Hayal Hanım”, Gülten ablam, Zühal ablam üşüyor. “Balzamin” şiiri buz tuttu! Bak bir ağacın daha boynu tutuldu, bak bir haiku daha öldü!
“ Erik
çiçek açtığında
cehennem donar. “
Sahi ne demişti şairim Sina Akyol:
Kışı bekliyorum, nergis çiçeğini.
Onunla ovmak için, seni.
Canım yaşıyor şükürler olsun!
Engin Turgut
Not:
Az önce acele
yazdım, bir kusur
ettimse affola!
İyi ki varsın!



KAOTİKA // ULUS FATİH



Ada yalnızlığın saltanatı gibidir, kimilerine göre acıların... Aradığınız her şey vardır ve ama hiç bir şey bulunmaz, bütün yeryüzünün  küçük bir örneği sanki, minör bir gezegen ve kaçınılmazlıkla üçüncüsü!.. Çünkü güneşe çok yakın olamazdı o, birinciler gibi yanmak istemez; bir ünün, kof ve görkemli bir parıltının, zamansızca sönüp giden bir  yıldızı gibi; geride kalanlara da benzemek istemezdi, bir kategori ya da sıralamanın materyali gibi...
Üçüncülük o kadar iyidir ki, arzın merkezi gibiydi, akkordur ama parlamaz, yanıyordur ama tutuşmaz ve ilginçtir, sönmez, kül olup gitmez. Üçüncünün saltanatından, tahtından her şeyi,  her yeri görebilirsiniz, hem yanınızda parlayıp duran yıldızları, hem de  gerilerde sönüp giden pırıltıları...
Ada'da zaman zaman elektronik iletişim kesilir, yalnızlığın bir kablosu olamayacağına göre, ya kendi kendinizle konuşursunuz artık, ya da cinler, periler imdadınıza yetişir, duvarlarda gölgeler gider gelir, tıpırtılar ürkütücü boyutlara varabilir, anahtar, deliğinde dönebilir, melikeler sorgusuz sualsiz belirebilir.
 Zamanda yolculuk olanaksız denemez, bir gün her şeyin imgeleme yansıyan gölgeler ve yaşamında bir illüzyon, bilinçlerde parıldayıp duran, gelip giden bir 'medcezir' olduğunu anlayacağız. 
Dediklerimize  çokça bel bağlamadan ama, bu sözden vazgeçmeyelim yine de... Ortak günahlarımız var mıdır bilinmez, bildiğim günahların sui generis, kişiye bağlı bir nen, Fussli'ye yakışır bir  'halloween' olduğudur. Günah, şikayete bağlı dizginsiz kederler gibidir anlayacağınız, kimse görmemişse onu ya da kimseyi incitmemişse; günah yok gibidir. Oysa saklanmış balalaykalar, Tebai'deki gizlentiler, açıktakilerden çok daha elim şeylerdir.
Bir düğmeye basarak; Hiroşima'yı yok eden Enola Gay yapayalnız uçuyordu, Paul Tibbets kokpitte ağlıyordu, kim bilebilir...
 Günahlar öyledir ki, dramatize ettiğinizde ölen milyonlar birden istatistiğe dönüşebilir, işi gücü bırakıp artık Tibbets'in kahredici yazgısına ağlamaya başlayabiliriz. Tanrı bu paradoksları cömertçe bağışlamıştır bize, yanına aldığında Tibbets'i, kim bilir   neler soracak ona, laboratuvarımda,  kendinden bekleneni hakkıyla neden veremedin, beni neden mahcup ettin mi diyecek acaba... Ağlayarak beni neden yadsıdın, yok saydın mı diyecek, Penelope'sinden ayrı düşen, Odysseus, o yapayalnız 'Hiç Kimse' gibi...
 Teknolojiden mahrum toplumlar 'Yazı' der bu tür olaylara, kader, alın tuğrası gibi türevlere ayrıştırırlar  üstelik,  bölerek sisleri dağıtır, acılarını azaltıp, sağaltırlar birde. Her şey giderek anlamsızlaşır ve her konu giderek anlaşılmazlaşır insanın benliğinde, bir umar yoktur bu nedenle ve umursuzlukla, korkusuzlukla tanrıyı yaratırlar  birden, yaratırlar; yaratan ve yaratılan yan yanadır artık, tanrı da o kadar gönüllüdür ki bu işe, ansızın yanında belirir kader mahkumunun, gerçekte tanrı, yeteneklerimizin sınırlı, dayanılmaz çaresizliğimizin, katlanılmaz  aczimizin dışa vurumudur belki de, bir saltık belirti!..
 İnsan kendinin tanrısıdır bu yüzden ve ne yaparsa yapsın cezalandırılamayacaktır gerçekte o, kendi canına kıyacaktır, yaşamına son verecektir  belki de, ama o anda bile gördün mü diyecektir, günahkar olmamızın acılarını, cezasını çektik işte, bu denli iki yüzlü bir yaratık  gelmemiştir  yeryüzüne, evrende de yoktur belki, böylesi bir varlık,  ama ne demeliyiz ki, tanrının  mucizesi budur işte!..
 Ada'ya ilişkin öyküler yazma çabası bunlar, işin korkunç tarafını açınlayabildim mi, diyesim bu yaklaşımların amacı, bir öykü yazmak, ciddiye alınmak,  ne söylüyor denilmek veya başkaca amaçların nerede bulunduğuna, nerede durduğuna  ilişkin -vargılara kavuşmak-  siz karar verin artık, böylesi bir  iki yüzlülüğe...
 Her şey iç içe diyorum ben, bu yüzden amaç diye bir şey de yok belki, ben var mıyım peki, bir görüşe göre varım, bir görüşe göre; varlığımı kanıtlayabilirsem varım, bazılarına göre, yok denecek kadar varım, bazılarına göreyse; buna başkaları karar vermelidir, objenin kendisi değil. Kimine göre de Descartes'a sormalıdır zamiri, ustası varken, daha önce bir yola çıkılmışken, araştırılmışken yorulmaya ne gerek var. Kimileri de pek acımasızdır bu konularda anası sağ mı bunun der!..

İşte böyle Ada'da tartışır dururum kendimle, sanal ağa taşırım bazen iç görülerimi, sövgülerimle süslerim, çünkü ben de bir insanım, arazlı, günahkar, kendini bilmez, iflah olmaz ve yola gelmez.
Kim bilebilir ki bütün bunlar, yalnızlığın sorunsalı şeylerdir, affedilir mi peki, hayır onu demek istemedim, herkes gibiyim bende, bazen yanağımı uzatırım, bazen kudurma belirtileri gösterir, bazen bir köşeye çekilir susarım, bazen ağlarım da umarsızlığıma, umarsızlığımıza dersem alınan olabilir çünkü, en iyisi insanın kendi sınırları içinde dolaşıp durmasıdır, değişime katkı diye süslemeler yapabilir bazıları, ama ben buna karşıyım; karşı değilim çünkü, çünkü ben varım, var mıyım, acımayın o zaman, ebeveyni  sağ mı bu adamın!..
 Bu sanal ağda yapılanları deftere yazdım geçen gün, sanal deftere, onları paylaşacağım. Nerede, Ada'nın kuytu yerlerinden birine gideceğim, yaban narı gibi bir şey var orada, açmış bir mayıs günü, açmış gibi parlıyor, ateş renginde, bir günah tacı, tanrım bu güzelliği sen mi yarattın, ah bu nar çiçeği, güneş gibi, mimozalar çoktan soldu, solmadı mı, hala kokuyorlar mı, erguvanı görüyor musun, çukurun içinde leylak rengi parıltılar, hayır o erguvaniler ha, yalnızca ona özgü bir kırmızı, Judas kendini o ağaca asmış, Lazarus değil miydi o, belaları çoğaltma, onun kanıymış işte rengi, ah o zaman bakmayayım, bak canım, İsa efendimizin yerini Romalı subaylara bildiren bir hain o, hain deme, kimin ne olduğunu ancak tanrı bilebilir, iyi de, o zaman hiç bir şeyi bilemeyiz ki zaten, öyle  deme, hayır, aç mıyız ona bile karar veremeyiz ki, her şeyi tanrı bildiğinde, biz ölü sayılmaz mıyız, bak biri geliyor, hayır gelip gelmediğini tanrı bilir, of senin tanrıyla bir alıp veremediğin var, ya buna benzer bir şeyi söylemiştin daha önce, tamam tanrı biziz dediğine göre, her şeye biz karar verebiliriz, bıktım şu belirsizliğe   bel bağlamandan, tanrı var ve her şeye o karar verir mi diyorsun sen, hayır yok dedim ya, az önce her şeye biz karar verebiliriz demiştin, oh buldum, sen delisin!..
 Canan'la yapıyoruz bu atışmaları, içeriksiz tartışmaya atışma diyoruz biliyorsunuz, Canan çok eski günlerden arkadaşımdı, mezhebi geniş, ufku açık, enlemi boylamı çok derlerdi onun için, sarışın, yeşil gözlüydü, bilir bilmez konuşan biriydi, bağırır gibi konuşup da sesi  çıkmayan, yeryüzündeki tek insan, bağırırdı ama sesi kısık, hafif çatallı ve pes perdeden, uyku verir bir melodi gibi yükselirdi, kendini bilmez biriydi, ne istediğine bir türlü karar veremeyen bir tip diyelim, boşanacağını söylerdi sürekli, ama o kadar evcil biriydi ki, şu saatte evde olmazsam üzülürüm, mahvolurum ben derdi, alışkanlıklarından dolayı başkaları etkilensin, problem çıksın ya da kederle dolsun istemezdi aile efradının, garip biri de değildi, yaşamın gereklerini yapıyor gibiydi, geziyor, yiyor, içiyor, kendince eğleniyor ve o meşhur deyimi kullanmama izin verin, çapkınlık yapıyordu...
 İnsanlar bir kitabın sayfaları gibiydi onun için, bugün birini çeviriyor, yarın bir başkasını, sayfada ne çıkarsa karşısına... Bir gün, bir çocuk az, iki çocuk fazla bu dünya da diyen bir adama ne kadar gülmüştük onunla, sonra onunla da arkadaş oldu, yerel bir filozofun kanatlarıyla dünyaya bakmak belki de çok kolay ve yeterince ucuz, belki de kullanışlı bir metottu kim bilebilir...
Canan'la Ada'da dolaştık o gün, çiçek aradık onunla, kır çiçekleri, sonra İman'ı sordu bana, kıskandığı bir kadını, İman o kadar güzeldi ki, güzellik, gönül telinin, hangi mızrap vuruyorsa ona titreyişidir belki de, bilemem ama, İman gerçekten güzeldi, Binbir Gece Masalları'ndan çıkma biri, taşındı sonra bizim yörelerden, esmer, yürüyüşü, yerin ve göğün, ılık, tatlı bir meltemle salınışı demekti. Tanrım bu tarz bir yürüyüş nasıl olabilirdi ki, yere basmıyor gibiydi, ama yer bir beşik gibi sallanıyordu, etekleri belki dar gibiydi, ama etekleri  rüzgarda gibi uçuşuyordu, eğiliyor, üzerinde ah tam da, erguvani bir bluz var, hiç bir yeri görünmüyor ama, tanrım neden bu göğüsler, canlı varlıklar gibi dışarı fışkırıyor, ne istiyorlar tanrım, bu cennetsi kürecikler, ne istiyorlar!..
 Kolları bazen çıplak, odalara gelirdi, bir hiyeroglif yazısı gibi minicik damarlarından kösnül, baygınlık veren bir rayiha yayılırdı havaya, içimden derdim ki, tanrım sarılayım  şuna aniden, bu dünyada yaşadığım sürece başka bir şey istemeyeceğim söz...
Onu hiç kucakladım mı bilemiyorum, sarıp sarmaladım mı, ama onun sarhoşluğu sürüyordur belki de, düşler gerçeklere karışıyor, geçmişte ve gelecekte, ezelde ve ebedde...
 Bir gün kapısını açtı tam geçerken, bana açtı bana, beni bekliyor diye düşündüm acımasızca, şu faturayı verir misin dedi, postacının kıstırdığı bir kağıt, verdim o anda, ama eli elime değmişti artık, ah, hala titriyorum... Yoksa ben değmesi için altın bir fırsatı mı değerlendirmiştim, yoksa parmağını mı tutmuştum onun, günahlarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmadan, fütursuzca...Yoksa o mu tanımıştı, bu tanrısal anın gerçekleşmesi için aradığım olanaklar dünyasını, elini fazlaca uzatmıştı belki de, bakın elim yanıyor hala, hala sıcak ve temassız başka dünyalara... Onun sıcaklığı başka bir bağlantının ateş almasına fırsat vermiyor, ben İman'dan elime sıçrayan  kıvılcımla yanıyorum o günden beri; bir elim çolak!..
 Canan'a dedim ki, taşındı o, ne yapacağını bilmiyor o dedi, savruluyor bir oraya bir buraya, neden bilsin ki, gözlerinin içine baktım biz farklı mıyız diye...
 İman'ı anlatmaya doyamam, bir gün evde yalnız konuşuyordum onunla, bir şeyler sormaya gelmiş, adli bir vakiye, adı sanıyla ilgili değil ama... Ama bu kadar güzelliği kim kıskanmaz, kim vehimler yaratıp kahrederek, onu günahkar bir kraliçe saymaz, onu ruhunda öldürmek için fırsat kollamaz, zil çaldı birden, dedim ki içimden, songünüm geldi...
 Nasıl açıklayacaktım onun varlığını, olanaksızdı, çünkü ötekiler için onun varlığı, bir cadılar bayramıydı, bir bağırış, bir çığlık ve bir yok oluş, evliyalar menkıbesinden sayfalar okusam gene de affetmezlerdi beni!..
Şimdi anımsamıyorum ama hiç ilgisiz, bambaşka biriydi gelen, bu kutsal anı gözetleyip, oyunu bozmak ve korku dağıtıp, kıyamete ortak olmak isteyen cennetliğin biriydi belki de... İman'a gel demiştim bir şey yok, ama onda korkunun ve heyecanın en ufak bir izi de yoktu ki, o bu dünyaya bir ulaşılmazlığın hezeyanına tapınsınlar ve bir görseli doyunca yaşasınlar   diye  geldiğini biliyordu...
 Canan'a bir demet çiçek topladım, o kadar güzeldi ki demet, güneşten birer damla gibi duran yüzlerce mimoza, erguvan dalı, kocaman bir ceviz yaprağı, defne açığı, sarhoşluk verici bir kırmızıyla açmış  dikencik, beyaz, narin çiçekli kır bitkileri, menekşeler, akasyalar, bin dallı, adını bile bilmediğim renk şarkıları...
Aralarında daha neler mi vardı, kaya koruğu, turp otu, kazayağı, gelinparmağı, hatmi çiçeği gibi bir meçhul aşkın  otları ve eylülde açacak ruhumun begonvilleriyle, sardunyalar...
 Canan'a, ona bunu dedim, buna şunu dedim gibi bir sürü şey anlattım, dert ettiğim, garip, ama gerçekte pek işe yaramaz şeyleri...
Hiç bir işe yaramaz, çünkü Ada'daysanız, bir çiçek tarlasının ortasında, kırların arasında, kuşlar hafifi hafif ötüyor ve üzülme bu dünya böyle bir şey, bugün bu güzelliği yaşamalısın, yarın başka bir dünya dercesine... O zaman anlıyorsunuz ki gerçekte, ne felsefe, ne bilim, ne din, ne dillerin ayrıştırıcılığı, bir demet kır çiçeğinin birleştiriciliğinin ötesine, bir adım ötesine hiç bir zaman geçmiyor. Bir şey var ki  biz de... Bir şey var içimizde, bir şey var...
 Bir şey, ama ne... Bilemiyorum ve sorulara inanıyorum ben artık...
İnsan seçeneksiz kaldığında, yaptığı her iş gözüne batabilir, bir şeyler karalamada gönüllü de olsa,  başka bir işim yok  diyebilir.  İşte bu yüzden, Canan'a saçıp savurduğum düşüncelerden, bir potpuri aktarabilirim; sunabilirim dersem belki daha güzel olur, güzellik çaba ister iyilik gibi, kötülük bir çabayı gerektirmeyebilir, hareketsiz kalmanız bile yetebilir!.. Yaşam bir öyküdür, bunlarda o öykünün parçaları sayılsaydı, gönüllülük, bir teselliye dönüşebilirdi...
 ''Cesur insanlar gerçekte korkaktır, korkularını yenebilmek için kendilerinin cesur olduklarına ilişkin sürgit öyküler anlatırlar, sürekli korkusuzluklarını  kanıtlamak için eylemler uydururlar.
İnsanları birbirinden ayıran darlıktır, bir aradalıktır, birbirimize sıkı sıkıya sarılmaya çalışmamızdır, oysa genişlik birleştirir bireyleri, toplumları geniş alanlar bir arada tutar. Bu yüzden uçar yuvadan bütün kuşlar. Tanınmak, ünlü olmak arzusu taşıyanlar, kendisiyle çokça ilgili olan insanlardır der psikanaliz, bilinmezlik zırhlarıyla kuşatılmak içimizden gelir...
İnsanları, engin ovalar, esen yeller  platolar, doruklar ve dingin akarsular birleştirir, çünkü doğada herkese yer vardır. Dar alan öyle midir, birbirimizi çiğneriz  durmadan, ezilir, sıkışır alttakiler, üsttekiler sürgit tepinir ne yazık ki... Açılmak iyidir, ufuklara koşmak, düşüncenin hazzıyla savrulmaktır aslolan...
Özgürlük,  uçsuz bucaksız bir koşudur belki de...

Kentsel dönüşüm denli,  köysel dönüşümde  önemlidir de...
 Toledo'da bir aşevine gitmiştik, Kastilya krallığının en güzel boğalarının eti burada sunulurmuş, bizde girdik içeri, ama etin tadı tuzu yok, sanki bir yerlerden tanırmış gibi de duygulanımlarımız, garsonu çağırdık çaresiz, bu ne eti dedik böyle, garson ezilip büzülerek dedi ki, bugün matador kaybetti.
 Bir fotoğrafı paylaşmışlar sanal alemde, bir vincin tepesinde,  konstrüksiyon halinde ev,  boşlukta oturan bir kaç insan, aşağıda uçsuz bucaksız deniz, sanki çay içiyorlar, idiot batı kafası yazdım altına,  doğu bunu rüyasında yapıyor!..
 Katalan mimar, sevimli yankesici Gaudi, Barselona'da  'la sagrada familia' -kutsal aile- katedralini  peri bacalarından esinlenmiş. Hawking dünyayı yüz yılda terk etmeliyiz demiş.
 Dünyanın yaşanmaz hale gelmesinin sorumlusu Hawkinggiller olamaz mı, sayrı filozofları, sağlıksız ermişleriyle,  iki ayaklılara  fetva veren, Elizabeth'in torinolarına  hayranım. Kadınlara düşman, bir sütçü beygirinin boynuna sarılıp ağlayan.
Hawking beyin felci geçirmişse, düşünemeyen biri olabilir de, ama İngiliz entelijansiyası  işini bilir,  gelişmemiş ülkelere, bilge siparişini verirken, sağlıksız olmasına  dikkat edeceksiniz, çünkü yeryüzünde vicdanıyla düşünen toplumlar vardır,  Hawking bu yörelerin depresif imgelemine göre sipariş edilmiş bir bilgi promosyonu olabilir, biz de bir robot heykeli dikildi geçmişte, bütün toplum ayağa kalktı, vicdan yaptılar, dört çarpı dört işler belki de bunlar, bir yerlerden çıkış yapıyor mudur mantarcı hobbitler, ürkütücü, sevimsiz, anlaşılmaz, çocuklar için bir imgelemden yoksun dedikleri robotun yerine, ne koydular biliyor musunuz, devasa bir dinozor, bildiğiniz kertenkele, aydınlarla sönen karanlıklar, karar verdi buna!..
O günden beri toplumun belli kesimleri, benim için 'olağan şüpheli', dinozor  orda duruyor, sayılan gerekçeler bir dinozor için oldukça geçerli, ya robot, geleceğimiz, çağın ötesi, vesaire... Kimi zaman dilimin tutulduğu belli diyorum kendime, egzersiz yaparken yetersiz kaldığım, kompülsif komparsitalara karşı, anlarsınız ya... Toplum vicdan yaptı Canan... Vicdan yaptı orada!..
 Doğu mu böyle, tam bilemiyorum, bu bir klişe, kendine düşman toplumlar, çok acımasız, bir nene körü körüne bağlı kitleler, şeytana eğilimli klanlar desek ve  edebi oyunlar, ne derseniz deyin, vicdanıyla düşünür dedik ya, bilginin, bilişimin dindarları; bunlar aydınlar, akademisyenler,  entelektüel her tür varyasyonlar da olabilir, inanın skolastik beyin yapısına sahip olabiliyor bunlar, robotu dikenler inanmışların solfejiydi, kaldıranlar aydınların keskin tekerleği, ne diyorsunuz şimdi!..
Bütün aydın geçkinler, kazancının yarısını neredeyse sokak kedilerine yatırıyor, birazda ötekilere, cave canemciler de var, ama özellikle Tasmanya canavarları  dizginsiz biçimde çoğalıyor, gecelerimizi onların çığlıkları dolduruyor, inanın depresyon geçiriyorum, yazık bu hayvanlara, vicdan yapıyorlar ya, onların esareti altında inliyor bu hayvanlar, sayısızca çoğalıyor, eşiklerde yaşlılar onlara hormonal sosisler atıyor, yemek artıkları döküyor ve ne mutlu, ne iyiliksever bir korkunç yenge oyunu oynuyorlar, hepsi birer Mary Shelley, yazsalar keşke, bir bulut gibi geçip giderken; kendilerini beyhude oyalamanın peşinde, kediciklere sahip çıkıyorlar, onların anlamsızca yaşamalarına katkıda bulunuyorlar, kendisi olamıyor ki kediler, her yıl ikiye katlanıyorlar, doğada bu olanaksız, bir arada olmak bizi ayıran dedik ya, kediler bir arada ve birbirinin gözalıcı  düşmanlığıyla ömür tüketiyorlar, kedi değil bunlar, boşunalıkların kobayları,  gözlemlerseniz görebilirsiniz bunu, pekala görebilirsiniz...
Vicdanın bilgeleri, her sabah  mama veriyor sayısız kediye, ama düşünmenin eğdikleri, hoyrat ve hırçın insanlar karşı buna, neye yarar, vicdan sahipleri bildiğini yapıyor ve gerekirse saldırıyorlar, haklı olmak onlardan yana meyletmiş bir kavram, seviyorum onları, çünkü yazık değil mi onlara, çünkü aynı insanlar, kapısına bir kimsesiz gelse yüzüne kapatıyor, tanrı ne güne duruyor, boy verdiğin balatalar çözsün sorununu, git çalış dünya kadar iş var meselleri arasında, bir kedi kadar değeri olmayan ve itilip kakılmış özgür insan, yeni çağın 'Homo home'u karşısında, vicdana boyun eğmiş bir denek olmanın kederiyle, yatacak, sığınacak yer arıyor, şu yeryüzünde...
Bizim Kabe'miz 'west machine' diyenler de var, her ikisi de aynı terazinin kefesinde yer alıyorlar.  Kedimsiler, kedi vicdanıyla, insan nasıl insan oldu, zerre kadar umurunda olmayan hoplitler, umutsuzlar!..
Nazım ayrılırken ne söyledi bu dünyadan...
'Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre, / son defa dönüp baktığımızda şehre, / sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz : Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, / çalıştık gücümüzün yettiği kadar / seni bahtiyar / kılalım diye. / Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin, / devam ediyor hayat. / İçimiz rahat, / gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri...''
Frenk diyarını görmeden sevdalanan, sevişmeden frengi  olan  bir toplumuz biz... Bu yurtluk yalnızca biçimsellik peşinde, bir görsel kandırmaca, terzilerin savaşı mıydı olan biten anlamış değilim.
'' O topraktan öğrenip / kitapsız bilendir. / Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülendir. / Ferhad'dır / Kerem'dir / ve Keloğlan'dır. / Yol görünür onun garip serine, / analar, babalar umudu keser, / kahpe felek ona eder oyunu. / Çarşambayı sel alır, / bir yâr sever / el alır, / kanadı kırılır / çöllerde kalır, / ölmeden mezara koyarlar onu. / O, «Yûnusû biçâredir / baştan ayağa yâredir,» / ağu içer su yerine. / Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeye görsün önlerine / ve bir kerre vakterişip : / «—Gayrık yeter!...» / demesinler. / Ve bir kerre dediler mi : / «İsrafil surunu urur / mahlukat yerinden durur», / toprağın nabzı başlar / onun nabızlarında atmağa. / Ne kendi nefsini korur, / ne düşmanı kayırır, / Dağları yırtıp ayırır, / kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...''
Biz üç kişiyiz ama yalnızca birimiz sihirbaz, onların, arabası, traktörü, tankı, tüfeği, marketi, peyniri, sucuğu, sosisi, kravatı, papyonu, redingotu, barı, pavyonu,  balesi, jölesi, arsası, borsası, W.C  markalı... O nanik dolu  hayvancık, o tavşan kurdeleli. Boşuna savaşmışız biz değer miydi... Elalemin maskarası olacağımıza, keşke cepkenli, fesli, kuşaklı olsaydık da, başımız dik yürüseydik, bizim tarihimizde  esaret dolu kaç yıl var, Bosna'dan Çin'e kadar Türkçe konuşarak yürüyen bir turanın çocukları değil mi onlar,  eller aya, bizse  el kapılarında çalışmaya gönül vermişiz...
Bunu babam söylerdi, şaka yapıyorsun dedi Canan...
Bizi bu halk kurtarmıştı, gene onlar kurtaracak demişti baban!..
 Semazenler balenin öncülleri  değil mi... Şiirimiz neredeyse halkın bilinç yapısından geride, şiir öncelikle, yeni bir dil demektir, sade suya tirit romanlarla, ortak kederlerimize yazılan dizelerle ödüller alabilirsiniz ama sonumuz, Şairi Azam kimdi unuttum demek olabilir, her yenilik kendi dilini beraberinde getirir, eleştirmenlere kulak asmamak gerekir, oryantalizmde, herkes herkesi över ve bu onun biricik göstergesidir, övgülerin belirsiz isim tamlamalarını çözümleyeceğimize, şiir nedir onu öğrenmemiz gerekirdi, ama iyi bir tarafı da var şiirimizin, artık Frenklerin destroyeri ya da Rilke veya Shakespeare  gibi marketinglerle isim yapmaya kalkışmıyorlar, kendi derelerinde boğulmayı göze alıyorlar.
 'Haşin olmalıyız şefkatimizi hiç yitirmeden',  bu o demek, batıdan aşırılan şiirlerle oyalanmıyoruz artık, o tip yazın eri kalmadı, bir kuşaktı kapandı, dönemleri var çarkı feleğin, taklit aslına rücu eder, onları sevindirir, siz kendi şiirinizle çıkamadığınız sürece alanlara,  onlar kendi şiirlerinin  kuklaları gibi bakacaktır size, bu ince bir ayrımdır ama ne yazık ki  böyledir.
 Latin Amerika etkilenmedi, etkiledi, kim bilebilir ki, söz sahibi olmak, değer yürütme böyle bir şeydir, yalpalamıştık biz. Kendi karanlığında hüküm sürmeyi göze alamayan, karanlığını yırtmaya çalışmalı, başkasının ışığıyla aydınlanmayı bırakmalıdır, bu başka krallıkların ancak bir varyantı, türevi olmakla sonuçlanır, çünkü, öyledir de. Katkı dediğimiz bu değildir özünde, katkı, özgün bir bireyselliktedir, tek başına kimliktir ve kamusal bütünlükle yücelebilirse...
 Özümsenmiş taklitçilikte göz boyayabilir, değer oluşturabilir ama tarih bağışlamaz, irdeler, çözümler ve hükmünü verir. Tavus Hint güzelidir, biz horozun efsanesini yaratmak zorundayız, onu tavusa benzetirsek diğerlerine mutlakiyetle gülünç geliriz. Bir düşünce barındıramayan sanat yapıtı, hiç bir şeydir sonuçta, sanat, düşüncenin evreleri ve imgelemin evidir.
İnsanlığın aradığı, sisli bulvarlar kasabası değil, üzerinde güneş batmayan uygarlığın tanrısal kentleridir Canan!..
 Sana bir şiir okuyayım da öyle git Ada'dan, beni anımsaman için bundan başka bir umarım yok benim, öpüyorum seni...
Ben de öptüm...
 ''Ne senin duyumsanır içtenliğin, / ne bir şölende o soycul derinlikli bakışların, / ne de bir inci kuşu gibi süzülür bedeniniz adına, / alabildiğine gizemli, çekingen, ve bir çocuk gibi, yaşamınız / sanki bana doğru geliyordur, / sözcüklerin ya da sessizliğin boyun eğen, karşılaşmalarında / bir armağan ancak böylesine büyüleyici bu denli çekici / albenili gizemlerle yüklü olabilir /  senin uykularında, / düşsel bir görüntü benim sayıklamalarımda / bir tılsımcasına sarıp sarmalayan. / Sonsuzca göz değmeyen, bir tanrısallık, / erinç veren uyku eşliğinde, / kuşkusuz bir tansık şu bağışlayıcı bellekle / kurtarıldı bazı şeyler / sessizlik ve aydınlığın büyüsü gibi / kendi kendimizin sahibi değiliz ki / dönüp seni biryaşamımızın kıyısına bırakacak. / Güzelliğin acılarıyla dökülen yapraklar gibi / Ben ayrımındayım sonuçta / sizin varlığınızda kıyıya çekileceğimin / ve ilk kez bakabilmenin tansığıyla, / belki, varlığında, bir Yaratıcı'yı görüyor olabilmek gibi- / sürükleyici Zaman'ın eni sonu düzen veren kurgusunda, / karşılıksız aşkın kederli, / öznesini yok eden sonsuzluğunda...''
 Teşekkür ederim.



ULUS FATİH


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic